DOLAR 7,8659
EURO 9,3113
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Tekirdağ 20°C
Çok Bulutlu

BEDİZ BAYSAL

20.12.2019
A+
A-
BEDİZ BAYSAL

5 Ağustos 1944’de Cerrahpaşa’da doğdum. Babamlar daha önce Nişantaşı ve Büyükada’da oturmuşlar. Bu evi satın aldıktan sonra taşınmışlar bu semte. Altmışların sonuna doğru hastane istimlak etti evimizi. Oradan Yeşilköy’de bir yer aldık ve taşındık. Ben de zaten 1970 senesinde Tekirdağ’a gitmiştim.
 

Babam Mevlut ziraat mühendisiydi. İlginç de bir hikayesi var. 1900 doğumludur. Atatürk’ün emriyle,  onlu yılların sonuna doğru 24 öğrenci Macaristan’a ziraat mühendisliği tahsiline gönderiliyor. Babam da bu 24 kişinin içinde. İhtisas olarak bahçe peyzajı okuyor. Dönüşte de Çankaya köşkünde çalışmaya başlıyor. Bu mühendisler bahçıvanların başında, Atatürk ormanını oluşturuyorlar.
 

İlkokul kitaplarında Atatürk’ün ağaçları ne kadar sevdiğiyle ilgili bir hikaye vardır. Bir gün babamla ormanı geziyor ve neler yapıldığını denetliyor Atatürk. Ağacın biri geçişlerine mani oluyor. Babam da hemen, Keselim mi paşam, diye soruyor. Atatürk de, Mevlut efendi Mevlut efendi, bir ağacın kaç yılda meydana geldiğini biliyor musun,  diye karşılık veriyor babama.
 
Kazım Taşkent’in yönetimindeki Turhal şeker fabrikasının arazisinin peyzajında da yer alıyor babam. Hatta orada da İsmet İnönü ile bir anısı var. Kazım Taşkent babamı çağırıyor, Paşa geliyor burası hala çorak, ne yapacağız, diyor. Babam da, Bana bir kamyon ve on adam verin, diyor. Ormanda bulunan yeni ağaç filizlerini yerinden söküp fabrika arazisine dikiyorlar. İki günde yemyeşil yapıyorlar araziyi. O koca fabrika arazisi, ormandan toplanan yeşillikler ve genç ağaçlarla donatılıyor. Antalya parkı, İzmir Vali Baba parkı gibi bazı parkların yapımını da üstleniyor sonraları.
 
Bir de kitap yazmıştı Atatürk ile ilgili. Sirkeci’de,  4. Vakıf Han’da bir ofisi vardı babamın.Levent’in oluşumunda, sanatçıların birçok bahçesinin projesinde babamın imzası vardır. Yeşilköy’de otururken, 1990 yılında, 90 yaşında vefat etti.
Annem Gülşen 16 yaşındayken İstanbul Langa’ya ablasına gelirmiş. Babam görür görmez hemen istetmiş. Babam bayağı esmer, annem ise açık tenli, mavi gözlü. Evleniyorlar. Yavaş yavaş çocuklar geliyor dünyaya. İlk Meral ablam doğmuş ben tanımadım, vefat etmiş. Sonra ablam Tülin, sonra Ediz abim sonra Gediz abim en son ben dünyaya gelmişim.
 
Atatürk Bolu’da bir kadın öğretmene Bediz ismini vermiş. Babam da Atatürk’ü çok seven biri olduğu için hem oradan esinlenmiş. Hem de Ediz ve Gediz’e uyması için Bediz koymuş ismimi.
 
Bahçede geçti bütün ömrümüz. O zaman İstanbul bu kadar büyük değil. Sadece bir tek ev vardı karşımızda. Babam bahçeye çiçek ekerdi. 7-8 tane de ineğimiz vardı. Mahallemizin muhtarı Ziya beyin de birkaç ineği olduğu için çok iyi anlaşırlardı. Bahçıvanımız gelirdi bahçede çalışmak için. İnekleri karı koca onlar sağardı ama annemi de çok sık ineğin altına oturmuş sağarken görürdüm. Sağma makinesi yok tabii o zamanlar. Otururlardı, koyarlardı kovayı memelerin altına ve başlarlardı sağmaya.
 
Tahtadan bilyeli araba yapar, birbirimizi bindirip çekerdik. Mus diye bir misket oyunu oynardık, topaç çevirirdik. Abimler top oynarken küçüğüm diye beni kaleye geçirirlerdi, ben de can havliyle tutmaya çalışırdım topu. Yavuz Turna, Eşref Yetiş, Necati Balaban mahallenin çocuklarıydı.
 
Alipaşa’da Davutpaşa Kulübü’nün tam karşısında bir fırın vardı. Tepsi getirirdik fırına. Üzerine numaralar yazılırdı. Fırıncı anons yapardı, 8 numara 1 saat sonra gel, 11 numara 2 saat sonra gel, diye. O arada karşılaşır, görüşürdük. Çok yakınlığımız yoktu. Bazen bahçeye gelirlerdi. Babam kızardı mahalle çocuklarını bahçeye sokmama. Babam işe gidince toplardım bütün arkadaşları, yumulurduk meyve ağaçlarına. Annem, seni babana şikayet edeceğim, diye tehdit ederdi. Çok güzel bir çocukluktu. Akşamları saklambaç oynardık. Biraz büyüyünce sessiz sinema oynamaya başladık.
 
Derken yatılılık girdi araya. 1951 senesinde ablam Kandilli kız lisesinde, büyük abim Galatasaray lisesinde yatılı olarak okudu. Ortanca abim de Yeşilköy pansiyonlu ilkokulda okuyordu. Tek ben kalmıştım. Yatılı okumak istemiyordum ben. Arkadaşlarım normal okullarda okuyordu. Hacı Kadın, Taş Mektep, Alipaşa… Beni Galatasaray’a yazdırdılar. Bana çok ağır gelmişti. Ortaköy’deydi.
 
Basketbol, voleybol ve hentbol  oynardık. Sarı kumdan bir futbol sahası vardı, ama sahada hentbol oynardık. Ben yine kaleye geçerdim. Fotoğraf koluna başlamıştım. Birçok alanda meşguliyetim olunca unutmuştum biraz evimi. Ama yine de çok zorluk çekmiştim.
 
Bir hafta sonu abim beni almaya gelmişti okuldan. Maça meraklı olduğumu bildiği için, Gel seni maça götüreyim, demişti. Okulumuza çok yakın olan Şeref stadındaki İstanbul-Kasımpaşa maçına götürmüştü. O karşılaşma seyrettiğim ilk canlı futbol karşılaşmasıydı. Toprak saha, rezalet. Nasıl oynarlar burada diye düşünüp irkilmiştim. Ama sonraları ben de oynadım tabii.
 
Ellili yıllarda Mithatpaşa stadında sadece Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş oynardı. Sanırım çimler bozulmasın diye. Diğer sahalar deplasman sayılırdı bu takımlar için.
 
1956 yılında meşhur Macar milli maçında, saha içine portatif türbünler kurulmuştu. Hiç unutmam, bana bir bayrak vermişlerdi, dolanmıştım sahanın etrafında. Sanırım davetiye ile girmiştim o maça.
 
Galatasaray’da hentbol oynarken, atılan topları kurtarmak çok hoşuma giderdi. Reflekslerim çok kuvvetliydi ve ilgi çekmesi mutlu ederdi beni. Yeni bir Turgay mı geliyor, diye sorarlardı birbirlerine. Galatasaray takımı gelirdi bazen çamur, batak Şeref stadına antrenman yapmaya. Onları seyrederdim. Candemir, Reha, Turgay falan. Öyle öyle derken çok yaklaştım futbola.
 
12-13 yaşlarımda çok uzun değildim, ama törenlerde arkalarda olurdum genelde. Ergenlikten sonra ince uzun oldum. Babam zayıf olduğum için kilo aldırıcı iğneler yapardı bana. 1956 yılından sonra Beyoğlu’ndaki okula geldim. Daha da gelişmiştim tabii. Tevfik Fikret’in heykelinin ötesinde bir futbol sahası vardı. Orada futbol oynardık. Sınıf takımında kalecilik yapardım. Bediz’in maçı var diye seyretmeye gelirlerdi. Artistik yönüm hoşlarına giderdi. Lisansım falan yoktu.
 
1958’de ayrıldım okuldan. Yatılı okumayı hala sindiremiyordum içime. Gece olunca hep hüzün basardı içimi. Kendimi veremiyordum derslere. Bu nedenle çok iyi değildi derslerim. Babam fark etti ve aldı beni oradan. Sultanahmet Sanat’ın içinde mensucat bölümü açılmıştı o sene. Tekstil okudum. Sınıf birincisi bile olmuştum orada. Galatasaray’dan sonra çok kolay gelmişti dersler. Bitirdim orayı. Sene 1961.
 
Sonra Belçika’ya gitme durumum çıktı. 18-19 yaşlarındaydım. Sınavlara girecek ve orada okuyacaktım. Ama pek sıcak bakmıyordum. Yine yapayalnız, ailemden uzak kalma düşüncesi beni frenliyordu. İki arkadaşım gitmişti. Benim de Fransızcam vardı, gitseydim iyi olacaktı. Ama annem yalnız kalıyordu ben gidince. Ortanca abimle aramda 4 yaş vardır. O da yatılıya gidince 3 yaşımdan 7 yaşıma kadar 4 yıl tek çocuk gibiydim evde. O da istemiyordu hiç evden ayrılmamı.
 
Sultanahmet’te okurken futbol oynamaya daha fazla zamanım oluyordu. Okullar tatil olunca semtlerde yazlık takımlar oluşturulurdu. Kendi aralarında turnuva yaparlardı. Kulüplerden yetkililer gelip oyuncu seçerdi. Futbolcu fabrikalarıydı yazlık takımlar. Sultan, Özyuva, Ümitspor, Alipaşa sıkı semt takımlarıydı. Aynı semtin takımlarıydı bunlar.
 
Kızılelma Caddesi henüz yapılmamıştı. Menderes döneminin eseri bu. Sağlı sollu gecekonduydu oralar. Millet caddesi yapılırken yapıldı Kızılelma.
 
Semt takımlarında oynardık. Hemen hemen hepsinde oynadım. Bir gün Topkapı’da Takkeciler sahasında oynarken, Davutpaşa’da genç takım kurmak için oyuncu seçmek amacıyla maçları izlemeye gelmiş birkaç yönetici, Eşref’i, beni ve Hayri’yi  aldılar. Piliç Mehmet antrenördü o sırada. Ailem hiç sıcak bakmadı. Babam top oynamamı istemiyordu. Hayalleri vardı. Sanırım mesleğini devam ettirmemi istiyordu.
 
Davutpaşa’ya geldiğimde genç ve A takım ayrıydı, ama idmanlar aynı yerde yapılırdı. A takım kalesinde Artin mi, Varujan mı vardı tam hatırlayamıyorum. Belediye zabıtası Güven de olabilir. Santrhaf Selahattin, savunmada stoper Korman,  sol iç Sabahattin, sol bek Alipaşa Camiinin müezzini hafız Hüsamettin, sol açık, daha sonra Nazilli’ye gidecek olan Korsan Celal, sağ bek gözlüklü Onnik, forvette Selahattin abinin kardeşi santrfor Burhan (Buko derdik), rahmetli Enver Aracı.
 
Sahaya 11 kişi çıkardık o zamanlar. Sakatlanan oyuncuyu sol açık koyarlardı. 16 yaşımda sahte lisansla A takımında bile oynamıştım.
 
Nihat Sırdar vardı yöneticilerden. Ömer İpek başkanımızdı, Adil Özyedierler takımı çalıştırdı. Yenimahalle’deki Sümerspor sahasında yapardık antrenmanlarımızı. Davutpaşa’dan giden Sabri abi sayesinde ilişkilerimiz iyiydi onlarla. Kira öderdik saha için.
 
Genç takımda hocam Piliç Mehmet’ti. İdmanlarda sahayı 30-40 kere turlardık ardından on bire on bir çift kale maç yapardık ve idman tamamlanmış olurdu. A takım ile beraber çalışırdık. Genç takımda beraber oynadığımız Bahadır, İlker Aşık, Önder, semtin çocuğu Remzi hatırladıklarım arasında. İlk sene Sefa oynuyordu iddialı maçlarda. Genç takımda 4 büyük oynatılabiliyordu çünkü. Bu nedenle kural gibiydi; büyüklerden birini kaleye koyarlardı.
 
Kumara düşkün birkaç oyuncu vardı takımda, ancak asla kötü insanlar değildi hiçbiri. Bizi alıştırmayı bir yana bırakın, tam tersi korurlardı. Semtin kültürüydü bu. Kolay kolay temizlenemezdi zaten. Bitirimler asla bize zarar vermezlerdi. Korurlardı.
 
Bir sene sonra genç takımda devamlı ben oynadım. 2-0 kaybetsek bile averajla finallere çıkacağımız maçta, terzi Selahattin’in geç gelmesi ve gelince de lisanslarımızı unuttuğunu söylemesi hükmen 3-0 mağlup etmişti bizi. Beşiktaş almıştı şampiyonluğu. Yusuf ve Sanlı oynuyordu. Takım kaptanı Ender Dündar’dı. Bu kadar iyi takımlar arasında finallerde mücadele ediyorduk. Ben de o sene bayağı formdaydım.
 
Ömer bey Sultanhamam’da ipekçiydi. Yavaş yavaş gözleri görmemeye başlamıştı. Başkanlığı Müfit Değer’e devretti. Eski futbolcular da yavaş yavaş ayrılmaya başladı. O yıl spor toto gelirlerinin kulüplere yansıması sonucu Müfit bey para karşılığı Bakırköy’den, Cankurtaran’dan oyuncular getirtti.
 
Gençlerde şampiyonluğu kaçırdığımız 1961-62 sezonundan sonra, üşüttüğüm için zayıf düştüm. Zatürre başlangıcıydı. Daha tehlikeli boyutlara gelmemesi için iki yıl ara verdim. Babam da istemiyordu zaten. Korkutuyorlardı beni. Verem olursun, ölürsün diye. Abimler top oynamamı çok istiyordu. Spor yaparak bünyemin daha sağlamlaşacağını düşünüyorlardı.
 
1965’te de askere gittim. 1965-66 boyunca 24 ay askerlik yaptım. İskenderun’daydım. Atlı süvari yaptılar beni. Yalvardım yakardım, bahriyeliye çevirttim görevimi.
 
Askerden geldikten sonra beni çağırdı Müfit abi. Geldim takıma. Geldiğim gibi beni Çanakkale maçına çıkardılar. 1967’de Çanakkale ve İskenderun maçlarında oynadım. O sene üçüncü küme beyaz gruptaydık. Kalede Alaaddin ve Zeki oynuyordu, ben birkaç maç formayı kapabilmiştim.
 
Sonra 1968/69 mevsiminde ben korudum kaleyi. Küme düşmüştük ama en az gol yiyen takım da bizdik. Mükemmel takımımıza rağmen sondan ikinci olmuştuk. Gol sıkıntımız vardı. Maçları hep 1-0 kaybediyorduk.  1968-69 benim ilk teknik belgeli hoca ile çalıştığım sezondur. Müsellim Kesse’ydi antrenörümüz. Önceki antrenmanlarımda 1-2 kişi geçerdi karşıma, şut çekerlerdi kaleye. Bir gözleri izleyicilerde, bir gözleri de yöneticilerde olurdu. Genelde doksana atmaya çalışırlardı. Masturbasyon yaparlardı yani. Biz de bir oraya bir buraya atlar dururduk.
 
Kesse zamanında ilk defa ciddi anlamda idman gördüm. Kesse santranın iki köşesine beşer tane top diker, takımın santraforunu ya da 2 kişiyi benim karşıma, 18 içine koyar, (Metin ile Wolswagen Hasan dururdu genelde), oradan şut attırırdı. 5 ordan 5 ordan kusana kadar kurtarmaya çalışırsın. Sonra yedek kaleci geçerdi, Denizli’den gelen İbrahim’di yedeğim. Sonra üçüncü kaleciyle aynı çalışma yapılırdı. Zeki askerdi o yıl, üçüncü kaleci oydu.
 
Metin Koçal forvet oynardı, iyi arkadaşımdı. Koca kafa Metin adıyla anılırdı. Metin’in babası Florya’daki fidanlığın müdürüydü. Oranın lojmanında kalırlardı. Metin’in kız kardeşi, Cumhur’un abisi Alican ile evliydi.
 
O dönemde sağ bekimiz Gündüz Sezgin’di. Necmi Korkmaz ile beraber gelmişti. Bizimle 1 sezon oynadı, Balıkesir’e gitti. Necmi’nin eniştesi gazeteci Barbaros getirdi onları. Gündüz Yedikule’lidir. Sarı Selim’in arkadaşıydı. Gökmen de Yedikule’de oynuyordu.
 
1968-69’da çok başarılıydım. Çok iyi bir arkadaşlık vardı takımda. Birbirimizi çok severdik. Kamplar yapardık. Selim Kesse benim kaleciliğime hayrandı. Kesmezdi beni kolay kolay. Tekirdağ’a geldiği zaman da beni oynattı.  4- 4- 2 oynatırdı takımı.
 
Çanakkale maçı o mevsimin en iyi maçıydı. Wolsvagen Hasan ve Necati’nin attığı gollerle 2-0 yenmiştik deplasmanda. Muazzamdı bizim açımızdan. Rüzgarın da yardımıyla ilk yarıda öne geçmiştik. Korkunç esiyordu rüzgar. İkinci devrede 7 atarız bunlara bu rüzgarda diyorlardı. Ama ben çok iyi oynamıştım. Gol atamamışlardı.
 
İsmail Küpoğlu 1 yıl oynayıp Trabzon’a gitti. İyi topçuydu. Sol haf ya da ortadaki dörtlünün solunda oynardı. Sağında da Sarı Hasan.  Bedri Sağmalcılar çocuğuydu. Ben Tekirdağ’a gittikten sonra görmedim bir daha. 
 
Aslında biz hoca görmedik. Tamamen kendi kabiliyetlerimizle bu seviyelere geldik. Beslenme uzmanları, ısınma hareketleri yaptıracak kimse yoktu. Buna rağmen çok iyi futbolcular çıkmıştır aramızdan.
 
Sabri Kiraz hoca ile hasbelkader çalıştım. Kısa bir süre Galatasaray’lı Altay’la beraberdim. Sabri Kiraz ikimizi de kaleye koyardı, şut çekerdi, gol atardı. Üç kişi de olsanız kalede, eğer oyuncu buraya kadar gelmişse yapacağınız hiçbir şey yok derdi. Bu nedenle kalecinin refleksinin, görüşünün önemi yanında on sekize hakim olmasının da önemini vurgulardı. Zonguldak’a gittikten sonra beni çok istemişti.
 
İstanbul takımlarının çoğu Anadolu’da kötü günler yaşamıştır. Anadolu takımları yeni kuruldukları için, yeneceksiniz talimatları alırlardı. Yenersen başına neler geleceğini bilemezdin. İstanbul takımları hep mağdurdu. Biz de küçük bir semt takımı olduğumuz ve arkamızda büyük güçler olmadığı için çok daha mağdurduk.
 
İkinci kez Davutpaşa’ya geldikten sonra Cihangir’de çiçek kooperatifinde çalışıyordum. İşe, haftada 3 gün ve öğleden sonraları gidiyordum. Çok rahat bir işti. Haftada 2 antrenman yapardık. Antrenmanlar da boş zamanlarıma denk gelirdi.
 
Mahalli lige düştüğümüz sene Turgut Yüksel Ankara’daydı. 1969/70 mevsimi. Birkaç maç gelmedi. Takım kaptanı olarak ben çıkmıştım sahaya. Döndüğünde bandı kabul etmedi. Sana verilmiş bu dedi. Çok gözü tok efendi bir çocuktu.
 
O dönemlerde de bir ara verdim. Çiçekçilik Kooperatifi Ankara’da Seyranbağları’nda bir büro açmıştı. Oraya müdür olarak gönderdiler beni. Nedendir bilmiyorum, içimde bir soğukluk oluşmuştu futbola karşı. İş ile ilgili olduğu için bırakıp gitmiştim Ankara’ya. Yine de Gençlerbirliği ile antrenmanlara çıkıyordum. Hatta Trabzonlu Cemil vardı kaptan, sol bek.  Onunla birlikte çıkıyorduk. Vehbi Koç’un verdiği bir yer varmış Gençlerbirliği’ne. Oranın lojmanında kalıyorduk. Vehbi Koç bayağı yardım etmiş o zamanlar kulübe. Ben memleketime gideceğim dedi gitti. Ben de Anıttepe sahasında çıkıyordum idmanlara. Ama bir türlü ısınamamıştım.
 
Zonguldak istiyordu beni. Davutpaşalı idareciler çok büyük bir para istediler Zonguldak’tan benim için. Gidemedim. Tekirdağ istemeye başladı sonra. Bir sezon önce Necati Balaban gitmişti. Kaleci eksiği baş gösterince beni önermişler. Bir gün kahvede oturuyordum Necati geldi. Beni apar topar Tekirdağ’a götürdü. 2.500 lira avans vermişler ve bir kağıt imzalatmışlardı bana.
 
Anneme birkaç parça hediyelik aldım ve döndüm İstanbul’a. Topkapı’da indim, eve doğru yürüyordum. Fındıkzade’deki Trabzon Öğrenci Yurdu’nun önünden geçerken, bir araba durdu. İçinden Trabzon’un başkanı Ahmet Cebi çıktı. Ahmet Ziya diye bir futbolcuları vardı yanında Trabzon yurdundan. Daha önce, çok kısa Davutpaşa’da da oynamıştı. Götürdüler beni yurda. Yurt,  Çukurbostan’a çok yakın olduğu için izlemişler beni. İstediler. Bende, olmaz çünkü Tekirdağ ile sözleşme imzaladım, dedim. Elli verelim sana bize gel dediler. Şişhane’ye götürdüler beni. Uçak bilet satış yeri vardı. Sabah 10’a bilet aldılar bana Trabzon’a. Bu gece de burada kalacaksın dediler. Yurtta. Ablam Beyrut’ta evli, bir abim Almanya’da, bir abim Fransa’da. Ben evde tek çocuk. Annem merak eder dedim. Gittim eve. Dedim böyle böyle. Ben Trabzon’a gidiyorum. Annem başladı ağlamaya. Kimsem kalmayacak başımda. Orası da çok uzak diye. Tamam teyze, dediler ama yine de götürdüler beni yurda. O gece de bir arkadaşımın nişanı vardı Fenerbahçe sosyal tesislerinde. Oraya gitmem lazım dedim. Verdiler yanıma 2 kişi gittim nişana. Gece 12 falan döndük yurda. Almanya’daki abim de izine gelmiş. Annem bir şekilde ulaşmış abime. Abim geldi yurda ve ikna etti onları. Gece 12’de aldı eve getirdi beni tekrar. Bileti iade etti. Tekirdağ’a yakın olduğu için bir şey demiyordu annem. Necati’yi sevdiğim ve ona söz verdiğim için ben de sıcak bakmamıştım Trabzon’a zaten. Yoksa kandırırdım annemi.
 
Tekirdağ da 5 yıl kaldım. 1970-71 sezonunda, Karagümrüklü İbrahim Ekmakçi, Davutpaşa’dan Selim Baltepe, ben, Vefa’dan Sedat ve Beşiktaşlı Muzaffer gibi 5 büyük transfer yapmıştı Tekirdağ. Halkı bile şaşırmıştı. Mahalli gazeteler manşetlere taşıyordu sürekli.
 
İlk gittiğimde takımı Zafer abi çalıştırıyordu. Kalede Yücel vardı. Yedek kalecileri Erdoğan Şekerspor’a gitmişti. İkinci devre Lüleburgaz maçına kadar yedektim. Maçın ilk yarısı Yücel şanssızdı. Üç kötü gol yedi. Neden kaleci değiştirmiyorsun Zafer hocam, demiş Necati. İkinci devre beni geçirdi kaleye. Müjdat, Fener’e gelen Aydın, sağ bek Ayı İbrahim tek kale oynuyorlardı bizimle. Ben de başladım topları doksandan çıkarmaya. 15 dakika sonra hızları kesildi. Nasıl olsa 3-0 diye çok zorlamadılar kendilerini. Maç 3-2 bitti. Ama son dakikada kalecileri Soner doksandan topu çıkarmasa beraberliği bile yakalayacaktık. O maçtan sonra Yücel de ben de eşit oynuyorduk. Orda kaldığım sürece de Lüleburgaz’dan hiç gol yememiştim. Şansım çok tutuyordu onlara.
 
1971/72 mevsiminde şampiyonluğa oynadık. Lüleburgaz Avrupa’dan ödül alacak konuma gelmişti ama onları 1-0 yenmiştik. Çok iyi bir takımdık. Bir de birbirimizle çok kaynaşmıştık. Birkaç kişi daha gelmişti o sene Müsellim Kesse ile. Burgaz birinci, biz ikinci gidiyorduk. İş averaja kalmıştı. Lüleburgaz-Burdur maçında, Galatasaray’lı Akın Burdur’da oynuyordu. Kazandıkları penaltıyı gole çevirememişti, ya da çevirmemişti. O penaltıyı gole çevirip yenselerdi Burgaz’ı biz şampiyon olacaktık. Olmadı.  
 
Selim Kesse ile Necati Balaban’ın yıldızı hiç barışmamıştı. Davutpaşa’dayken de öyleydi. Ama neden öyle olduğunu hiç çözemedim. 15 dakikada çıkartırdı Necati’yi. Futbol oyunu ile ilgili olduğunu hiç sanmıyorum. Tekirdağ’dayken Selim Kesse’yi almalarını hiç istememişti Necati. İyi bir çalıştırıcıydı ama geçimsizdi Kesse. Bir sezon sonra bırakmıştı zaten. Selim Kesse gittikten sonra 1 sene daha kaldı Necati Tekirdağ’da. 1972-73 mevsiminde tekrar Davutpaşa’ya döndü.
 
Bir sonraki sezon ortalarda bir takımdık. Benim parlak dönemim 1974’e kadar devam etti.  
 
1972’de evlendim. Muharrem’i, Tacettin’i getirdim Tekirdağ’a. Hoca Zafer abiydi. Ben oynuyorum diye Tacettin takımdan ayrılmak istedi. Kırklareli maçına yine beni koymuşlardı kaleye. Gittim hocaya, Hocam, dedim, ben seneye zaten bırakacağım, Tacettin’i oynat. Tamam, dedi hoca. Çantasını toplamış giderken yoldan çevirdiler çocuğu. Onun yaptığı yanlış tabii ama benim yerime başkası olsaydı uğraşmazdı bunlarla.
 
Bir hatam da şu: Arap Güngör beni İstanbulspor’a istemişti. Ama gitmedim.
 
1974’de kızım olmuştu. Kayınvalidelerin de tayini İstanbul’a çıkmıştı. Toprak Mahsulleri Ofisi’ndeydiler. Bizim de İstanbul’a gelmemiz gerekiyordu. Tekirdağ yaşantım çok güzeldi. Hatta hala ayda 1-2 kere giderim. Benim moral düzeltme yerimdir. Orada lojmanda kalırdım evlenene kadar. Necati de lojmandaydı. Necati ile çok güzel bir arkadaşlığım vardı. Necati, Fahrettin, Vecdi, Muzaffer, Önder, İbrahim Ekmekçi, Selim hep birlikte lojmandaydık. Birlikte sürekli bir şeyler yapardık.
 
Mesela bir gün boyalarımızı alır lojmandaki odalarımızın duvarlarını boyardık, yataklarımızı temizlerdik. Vecdi kaytarırdı. Fahrettin çok çalışırdı. Kahvaltı hazırlardı. Necati, Vecdi, Selim bir odada. Ben, Muzaffer, İbrahim bir odada kalırdık. Fahrettin erken kalkar. Gazete alır, ekmeği alır, çay demler kahvaltı hazırlardı bize. Benim de elektrikli ızgaram vardı. Ciğer ve dalak yapardım. Çocukluğumdan beri severek yerim dalağı. Kokutuyorum ortalığı diye çok kızarlardı. Bir gün birleşip denize attılar ızgaramı. Siz benim ızgaramı attınız ben de sizin kahvaltınıza dahil olacağım dedim ve kahvaltılarına ben de dahil olmuştum. Tekirdağ’da lojmanda kaldığım dönemdeki anılarımı anlatmakla bitiremem.
 
Bir gün Necati geldi, seni evlendireceğim dedi. Ben de biri mi var, dedim. Bankada çalışan bir kız dedi, gösterdi. O zamanlar bilgisayar yok, kartotekslerle çalışıyorlardı. Bu nedenle çok geç çıkıyorlardı işten. Necati pencereden gösterdi bana. Bak işte bu, diye. Ben de dikkatli bakınca kız dil çıkardı bana. Turist zannetmiş beni. Ben de bozulmuştum, beğenmedi herhalde diye. Bıraktım peşini. Bir yıl geçti. Tesadüf işte, idareci Öner abi kızın ailesinin ev sahibiydi. Ona söyledim. Yavaş yavaş yakınlaştık. Tekirdağ’da da duyuldu olay.
 
Bir otobüs yolculuğunda, normalde bayan yanına erkek oturtmazlar. Yazıhaneden aradılar beni. Abi, dediler, yenge İstanbul’a bilet aldı. Ben de hemen yanına bana bir bilet kes, dedim. İstanbul’da Ataköy’de amcası vardı. Onu ziyarete gidiyormuş. Yolculuk sırasında, yan yana oturunca biraz daha pekiştirdik tabii arkadaşlığımızı. Sonra abim geldi Almanya’dan ve istedik. 40 küsur yıldır mutlu bir beraberliğimiz var.
 
1975’in ortalarında döndüm İstanbul’a. Eşimin tayini çıkmıştı. Ben de Mobil A.Ş. de iş bulmuştum. Maaş artı 8 ikramiye vardı. Çok iyi koşullardaydı. O dönemlerde yabancı şirketlerin ülke dışına para göndermesi yasak olduğu için, İpet (İstanbul Petrol) adı altında bir mağaza açmışlardı. Ama beyaz eşya satıyorlardı mağazada. Aksaray, Gültepe ve Kadıköy’de olmak üzere 3 mağazaları vardı. Kadıköy yeni açılıyordu. Aksaray’ın müdürü de Sarıyer’in eski kalecilerinden Güney abiydi. Güney abinin oturduğum semtte akrabaları vardı. Futbolu bırakacağımı duymuş, bana bu satış temsilciliği işini önerdi. Bu arada kayınvalideler İstanbul’a bizden önce gelmişlerdi. Kızımıza onlar bakıyordu İstanbul’da. Haftada 2-3 gece taksi tutardım, İstanbul’a gelirdik eşimle, kızımıza süt verir aynı gece geri dönerdik.
 
1975’te işe girdikten sonra, futbolu bıraktım.1979’a kadar orada çalıştım. 1980’de Haramidere şubesine aldılar beni. Ambarlı’da tüm petrol şirketlerinin büyük depoları vardı. Yol çok uzaktı. Hatta espiri yapmıştım. İsmimin başına ‘Orta Asya’dan gelen yiğit’ yazmıştım. Dikkate almışlardı uzaklığı ve Kadıköy’de Fenerbahçe stadının yanında Serviburnu’ndaki yerlerine aldılar. 1992’ye kadar çalıştım orada ve oradan da emekli oldum.
 
1992-95 arası ilk seneler bir şey yapmadım. Süper emekli gibi maaş aldığım için çalışmadım. Sonra bir çiçek mağazası açtım, kapadım.
 
Özün Konfeksiyon diye bir şirketin personel müdürü aradığını bildirdiler bana. 1995’de girdim. 1995-2010 arası 16 yıl çalıştım orada.
 
Mobil şirketinin personel müdürü eski hakemlerden Faruk Polay’dı. Ben hakem kursuna gidecektim ama çekindim. Ortam bozuktu. Olmadı. Çok kısa bir süre saha komiserliği yaptım.
 
Bilgisayarda oyun oynamayı seven biriydim. Oğlum Barış’a bir feysbuk sayfası açtırdım. Önce oyun oynadım sonra ablam, eniştem ve yeğenim ile iletişim kurmaya başladım. Tek resmim vardı sadece. Sonra arkadaşlıklarım başladı. Siz dev kaleci Bediz Baysal mısınız, diye yazanlar oldu.
 
Bilgisayarla Mobil şirketinde tanışmıştım. Kursa katılmıştım. Fatura nasıl kesilir, sipariş nasıl eklenir. Amerikan şirketi olduğu için, İngiltere’den getirtilmiş kızlar verecekti kursu. Samimi olduk kızlarla. Ben öğrenemem okuyarak dedim. Yanınıza oturup öğrenebilirim ancak seyrederek, dedim. O zaman internet yok, sadece bilgisayarlar arası bağlantı var. Batman, Mersin Mobil şubeleri arasında. Bütün Türkiye’deki mobillerle bağlantılı. Bir yere basıyorsun, izinli olduğun her yeri görebiliyorsun. O arada ara zammı var %15,%20, %22 falan diye söyleniyor. Enflasyondan dolayı. Şef dolaşıyor aramızda. Sendikadan yıllık zammımızı almıştık, ancak enflasyonun çok yüksek olmasından kaynaklanan bir de ara zamları alacaktık. Tüm Mobillerle bağlantıya geçtim. ‘Mobil anonim şirketinden alınacak %20 zam hayırlı olsun’ diye yazdım. Bastım tuşa. Tüm Mobiller karıştı. Herkes telefon açıyor doğru mu diye. Benim yazdığım da anlaşılmamıştı. Ya Ali yapmıştır ya Bediz diyorlardı. Hangimiz olduğu sorulduğunda, ben yaptım, dedim. Emekli de olmak üzereyim zaten. Feyzan bey geldi. Naptın yahu, dedi. Şaka yaptım yahu, dedim. Aslında yüzdeyi tamamen atmıştım kafadan. Meğer böyle bir zam varmış, nereden bildiğimi merak etmiş yukarıdakiler. Nereden, kimden öğrendin diye sordular. Acaba içeride tanıdığım biri mi vardı. Olay neden bu kadar büyüdü acaba diye sordum, meğer Bilgiç diye biri vardı benim işten atılmamı isteyen. O uzatıyormuş. Sonra %20 değil de %19 yaptılar. Feyzan bey kızımın nişanında, sakın bu adamı bilgisayarınıza yaklaştırmayın diye espiri yapmıştı hatta.
 
Seksenli yıllarda Commodore bilgisayarım vardı. Savaş oyunları oynardım.
 
Davutpaşa’dan yetişen kaleciler arasında Muharrem Önen’in yeri başkadır. Benden on bir yaş küçük o. Daha minik takımda oynarken dikkatimi çekmişti. O takımdaki çocukları çok severdim. Çok iyi oynarlardı. Çok az yenen çıkardı onları. Yavuz, Tahir ve Enver’e toplara sert vurabilme idmanı yaptırırdım. Muharrem’den önce Abdül oynardı kalede ama Muharrem iyi bir kaleci oldu ve kaleyi ele geçirdi. Antep’te bir şike olayı olmuştu. Çamur atılmıştı Muharrem’e. Bazı hocalar, takımı mağlup olunca kendini kurtarmak için yönetime, maçı sattılar, der çıkardı işin içinden. Antrenörler çok rahat bok atabilirdi o dönemler futbolculara. 
 
Erken yaşta kaybetmiştik Sarı Selim’i, üzüntüyle anıyorum onu. Oğlanın zaten yumurtalıklarında problemi varmış. Burdur’da oynuyoruz. Hayalarına bir top geldi ve çok ağrı yapmaya başlamış ve durduramamışlardı ağrıyı. Tekirdağ’ın bölge müdürü Egemen Alkın’ın kardeşi ünlü doktordu. Işın tedavisi uyguladı ona. Daha kötüleşti. Çok kısa bir süre sonra da vefat etti. Kız kardeşinin eşi varlıklıydı. Onlar bakmıştı Selim’e bir süre. Son döneminde bastonla dolaşır olmuştu.
 
Ben çok sakatlık geçirmedim. Deli dolu atlamazdım. Sakin dururdum, pozisyon kalecisiydim. Ellerimi uzatıp atlardım. Darbeler önce elime gelirdi. 1966-67’de Nikola Radoviç’ten çok sey öğrenmiştim. Boyumun çok uzun olmasına rağmen, yer toplarına da hakimiyetimi sağlamıştı. Ayakla kurtarmaya teşvik etmişti beni. Penaltılarda başarılıydım. O zamanlar penaltı atılırken, kalecinin kalede hareket etmesi yasaktı. Penaltıyı atana kale uzakta, kaleciye de şutu atan çok yakın gelir. Ben iri yapılıydım ve ellerimi açardım. Karşıdaki, ulan adam tüm kaleyi kapladı, bu kadar uzaktan nasıl gol atarım ben bu kaleye, diye tedirgin olurdu. 



YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.